Halil İNALCIK

Prof. Dr. Halil İNALCIK HAYATI ve KİŞİLİĞİ

Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 

1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır. İnanılmaz bir enerji ve üretkenliğe sahip bu seçkin yazar, 1300 (evet bin üçyüz) kitap ve on binin üstünde makale yayınlamış, birçok bilimsel ve siyasi dergi çıkarmıştır. 

Iorga, 17 Haziran 1871’de Romanya kuzeyinde Botaşani şehrinde doğdu, 19 yaşında Yaş Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni parlak derece ile bitirdi; sonra Fransa ve Almanya’da yüksek tahsiline devam etti. 

1893’de Leipzig Üniversitesinde Felsefe Doktoru payesini kazandı. Iorga, Avrupa’da bulunduğu yıllarda arşiv ve kütüphanelerde, ileriki eserleri için hummalı bir faaliyet içinde binlerce belge topladı. 

(Bu malzemeyi 1898-1899 yıllarında Bükreş’te, Romenlerin Tarihine ait Belgeler (3 cilt) ve Yabancı Kütüphanlerde Romenlerin Tarihine ait Tarih Araştırmaları (2 cilt), Kili ve Akkerman üzerine araştırmalar, sonraları Paris ve Bükreş’te, 1899-1916 arasında 6 cilt halinde Notes et Extraits pour servir à l’histoire des croisades au XVe siècle adlı eserlerde tarihçilerin kullanımına sunmuştur). Iorga, belge, kitabe ve yazma yayınlarını ömrünün sonuna kadar sürdürmüş (Hurmuzaki Kolleksiyonu’nda 1897-1936 arasında 8 cilt), 

böylece tarihçilere Balkan ve Osmanlı tarihi üzerinde paha biçilmez bir kaynak hazinesi bırakmıştır. 

Iorga’nın orijinalliği ve üretgenliği, herşeyden önce bu kaynak araştırmalarına bağlıdır. Iorga’nın siyasi aktivist ve devlet adamı olarak olaylarla dolu hayatından burada sadece bir nebze sözedebiliriz. Iorga, siyasete 1905’de yayınlamaya başladığı Samanatorul adlı haftalık dergi ile atıldı, 1907’de sınırdışı Romenlerin haklarını savunan Romen Kültür Birliği (ASTRA) başkanı oldu. 

Milliyetçi ve liberal halkçı bir politikacı olarak, Romen halklarının birliği (Trasylvania ve Bessarabia’daki Romenler), köylülerin durumunu iyileştirme (toprak dağıtımı) yolunda önce eğitim ve yayın vasıtasıyla, sonra nüfuzlu aktif politikacı kişiliğiyle (Millî Demokratik Parti kurucusu 1910, Millet Meclisi Başkanı ve 1 Nisan 1931-6 Haziran 1932 arasında Başbakan) Iorga, 1910-1940 arasında Romen siyasetinde ön planda rol oynadı. 

O, hayatı boyunca “Apostol al Neamului” (Millet davasında Havari) olarak tanınmıştır. Özellikle, I. Dünya Savaşı sonunda Paris Barış Konferansı’nda Büyük Romanya için canla başla çalışmış, bu hizmeti karşılığı 1919’da Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçilmiştir. Bir kelime ile Nicolae Iorga, bilim alanında olduğu gibi, siyaset alanında da büyük işler başarmış bir devdir. 

Romen tarihinin bir dönüm noktasında ortaya atılan Iorga, muazzam yayın faaliyeti, üniversite hocalığı ve ön planda siyasi liderliği ile Roman halkına büyük bir misyon aşılamayı hayatının gayesi bilmiştir. Bu misyon, Romen milletinin kadim Roma’ya kadar giden tarihî Romanite karakteri ile bağımsızlığını korumasıdır. 

(Tanınmış Bizantinist F. Dölger1 Romenlerin eski Roma Latin kültürünü devam ettirdikleri teorisine katılmıyor, daha ziyade Bizans-Ortodoks dinî kültürünün egemen olduğunu kabul ediyor. Romen voyvodalıklarının ortaya çıkışında Karadeniz kuzeyinden gelen Turânî kavimlerin, özellikle XIII. Yüzyılda Kıpçak-Kuman Türklerinin etnik ve siyasî belirleyici rolü de unutulmamalıdır (Vlaho-Kuman egemenliği). Romen milleti, diyor Iorga, tüm tarih boyunca yabancı milletlere karşı Latin-Roman varlığını korumasını bilmiştir. Onun tarihî misyonu, Romen halklarının bağımsız Büyük Romania’da birleşmesidir. Millete bu misyonunu tarih öğretecektir (Atatürk’ün Anadolu Türk halkına millî bilinç vermek, Türk milletini yaratmak için Orta-Asya Türk tarihi ve öz Türkçeye yönelmesi gibi). 

Genelde Iorga, bilimsel faaliyetinde, dünya siyasi olaylarını izleyerek tarih bilimini gelişmelere etki yapacak bir araç olarak kullanmak istemiştir. Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları üzerinde Osmanlı-Türk egemenlik döneminde, Iorga olumlu yanlar bulur. Osmanlı himayesinin Romen milletini Slavlaşma tehlikesine karşı koruduğuna inanır. 

Gerçekte, 14-17. yüzyıllarda Lehistan, 18-19. yüzyıllarda Rusya, Romen voyvodalıklarını sürekli istila tehdidinde bulunmuşlardır. Eflak voyvodaları Osmanlı karşısında, öteki Balkan prenslerinden daha güçlü bir tarihî rol oynamıştır. Evvelâ, Tuna’nın ve ormanlık tabiatının koruması altında Eflak, doğu Bulgaristan gibi Türk göç hareketine hedef olmadı; sâniyen Eflak, ilkin güçlü Macaristan Krallığı, daha sonra Habsburglar ile Osmanlı devleti arasında bir baskül-denge siyaseti güderek varlığını koruyabildi. 

Üçüncüsü Eflak, Osmanlı ülkesi ile Orta Avrupa arasında (özellikle Braşov transit merkezi) büyük ticaret yolu üzerinde idi ve zengin kaynaklara sahipti; tüm Balkanlara o zaman Eflak kaya tuzu sevkediyor; kasaplık hayvan ve ağaç (kalas=Galatz) ihracı ile Osmanlı ekonomisi için vazgeçilmez bir önem taşıyordu; nihayet 100 bin altına varan Eflak haracı, Osmanlı hazinesi için oldukça önemli bir kaynak oluşturmakta idi. 

Sultan, Türklere Tuna ötesine Eflak’a gidip yerleşmeyi kesinlikle yasaklamıştı ve Voyvodanın özerklik haklarını titizlikle gözetiyordu. Buğdan da özerkliğini aynı biçimde Lehistan ile tampon ülke durumuna ve ekonomik önemine borçlu idi. Iorga, voyvodalıkların ekonomik önemi üzerinde değerli araştırmalar yayınlamıştır. 

Romen tarihçi, I. Dünya savaşı başında 1914’de Bükreş’i ziyaret eden bir Türk profesörler heyeti önünde tarihi verileri anarak, Türk-Romen ilişkileri üzerinde dostça sıcak bir konuşma yapmış ve geleceğe yönelik ilginç değerlendirmelerde bulunmuştur. Iorga’da Tarih Görüşü Doktorasını 1893’de Leipzig Üniversitesi’nde yapan Iorga’nın tarih eserlerini inceleyenler, onu 19. yüzyılda gelişen Alman tarihçi mektebine bağlarlar. 

Bugün olduğu gibi o zaman da tarihçiler iki kampa ayrılmışlardı. Tarihi bir yanda felsefe hizmetinde (bugün sosyoloji hizmetinde) insan düşüncesinin ve sosyal kurumların gelişimini belirlemeye yönelik bir araştırma metodu sayanlar; öte yanda herşeyden önce geçmişteki olayları ve gelişmeleri belgelerin ışığı altında gerçek yüzü ile olduğu gibi tespite çalışanlar. 

19. yüzyıl başlarında birinci akımı Hegel, ikincisini Ranke temsil ediyordu. Bununla beraber, her iki yaklaşım tarzı sonuçta, tarihin topluma yön gösteren rolü üzerinde birleşiyordu. Özetle, o zaman tarih, devlet ve toplumlar için vazgeçilmez önemde bir bilim dalı olarak tanındı; devletler üniversite tedrisatında tarihe öncelik verdiler; arşivler yeniden dikkatle örgütlendi. 

Özetle, Iorga’da iki gelenek, Romanité (Roma latin geleneği) ve 19. yüzyıl Alman romantik tarih yorumu Iorga’nın tarihçiliğine yön vermiştir. Roma kültür geleneğini temsil eden milletlerin Romanite’si, Iorga’ya göre dilde, sanatta ve davranışta değişmeden tarih boyunca kendini devam ettirmiştir; bu özellikleri korumak, yabancı etkilerden kurtarmak, bir kelime ile birlik ve bağımsızlık, siyasi faaliyetin hedefi olmalıdır. 

18. yüzyıl Aydınlık Çağı felsefesini benimseyen Romen intelligentsia’sı gibi, Iorga için de, Romanite’yi temsil eden tüm Romen halklarının birleştirilmesi tarihî bir misyondu; bunun bilinci tarihten geliyordu, gerçekleştirilmesi ise siyasi faaliyetin son gayesi olmalı idi. 

1908’de Iorga, Valentii-de-Munte’de, özellikle boyunduruk altındaki bölgelerden gelen gençler için Romen kimlik bilincini pekiştiren yaz dersleri örgütlemiştir. İdealist tarihçi için hedefine erişen millî devletler, ahenkli bir dünya sistemi oluşturacaktır; bunun bilincini de evrensel tarih bilimi getirecektir. Iorga’ya göre gerçek tarih böyle bir tarihtir. 

19. yüzyıl romantikleri, Iorga gibi, yazılarında millî devletlerden kurulu barış içinde böyle bir dünyanın yaratılabileceği düşünü beslediler. Iorga, son yıllarında politika hayatından çekildikten sonra dünya tarihini bir bütün olarak ele alıp yazma işine girişti (bu eserin yalnız birinci cildi çıkmıştır). Ama gerçekte, devlet hizmetinde bağnaz milliyetçi tarihçi, Doğu –ve Orta–Avrupa’da, ancak soykırımlara meşrûluk kazandırmak iddiasından başka bir şey yapmamıştır. 

Iorga’nın tarihî-millî romantizmi, realitede savaşlar ve kıyımlarla sonuçlanan bir anarşi ortamıyla sonuçlandı (Pearton). Tarihî haklar iddiası, günümüzde dahi, pax Ottomana’nın egemen olduğu bölgelerde, Filistin’den Bosna’ya kadar soykırımlarla haklılığını kanıtlamak çabasındadır. 

19.y.y.da Balkanlar’da millî devletlerin kendi aralarındaki savaşları bir tarafa bırakalım, Balkanlı Müslüman nüfusa karşı katliâmlar, günümüzde göçe ve kimliğini bırakmaya zorlama zulmüne ve nihayet Bosna’da tarihin hiçbir döneminde görülmemiş vahşetlere sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi Iorga (Jorga)’nın Almanca beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1300-1912), daha önce yazılmış belli başlı genel Osmanlı tarihleri (J. von Hammer ve J.W. Zinkeisen) yanında yeni ve kapsamlı bir yaklaşımı temsil eder. 

Değerli tarihçilerimiz İ. H. Uzunçarşılı ve E.Z. Karal tarafından yazılıp Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan 8 ciltlik Osmanlı Tarihi (Ankara: 1954-1973). Batı kaynakları, bu arada Iorga’nın eseri hakkıyla kullanılmadan yazılmıştır. 

Herşeyden önce Iorga’nın Osmanlı tarihi, ön-yargılardan oldukça kurtulmuş, belgelerin tanıklığına öncelik veren ciddi bir tarihçinin eseridir. Iorga’ya göre Osmanlı tarihi, “dünya tarihinin parlak bir bölümü”nü temsil eder. Iorga’nın şimdiye dek kullanılmamış kaynaklara dayanan Osmanlı tarihinin orijinalliği, Türkiye’de erkenden takdir edilmiş, belki Almanca yazılmış olması dolayısıyla Türkçe’ye çevrilmesi gecikmiştir. 

İlk deney, Ankara Üniversitesi DTC Fakültesinde hocam ve meslektaşım Bekir Sıtkı Baykal tarafından yapılmıştır. Prof. Baykal 1948’de eserin V. cildini Türkçe’ye kazandırmıştır (N. Jorga, Osmanlı Tarihi, 1774-1912, Ankara 1948). Iorga, Güney-Doğu Avrupa’nın 1500 yıl birbiri ardından iki imparatorluk, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları idaresinde yaşamış ve böylece bölgeye has sui-generis bir kültür sentezi yaratmış olduğu görüşünü yazılarında belirtmiş, Balkan tarihi araştırmalarına kapsamlı doğru bir yön vermek istemiştir (Iorga bir The Byzantine Empire, Londra 1907 yazmış, Bizans tarihi üzerinde çeşitli kitap ve makale yayınlamıştır). 

Bizans ve Osmanlı tarihlerini derinliğine inceleyen Iorga “Osmanlı Sentezini” ilk kez ifade etmiş bir tarihçidir. Iorga, Osmanlı Tarihini konu almakla beraber aslında bir Balkan tarihçisi sayılabilir. Osmanlı tarihinde Balkanlara ait belgelere dayanan ayrıntılar, esere orijinal niteliğini kazandıran özelliklerin başında gelir. Biz, Osmanlı vilâyet tahrirleri ve kanunnamelerden çift-hane sistemi’ni formüle etmekle, bu temel fikrin ne kadar haklı olduğunu göstermeye çalıştık. 

Bizans ve Osmanlı dönemlerinde çift-hane sistemi, tüm bölgede köylü sınıfının sosyal-ekonomik ortak yapısını ve kırsal sektörde devlet maliyesinin temelini oluşturmakta idi. Osmanlının mîrî toprak rejimi ve çift resmine bağlı kapsamlı kırsal vergi sistemi aslında Bizans imparatorluk sisteminin bir devamıdır3. Iorga, geniş görüşlü tarihçi yaklaşımı sayesinde bu temel devamlılığı fark etmiştir.

Öte yandan Iorga’ya göre bölge, Avrupa’nın bir parçası olmakla beraber, Avrupa’nın öbür bölgeleri gibi kendi karakterlerini daima korumuştur. Güney-Doğu Avrupa’nın yerli halkı ve temel kültürü ile günümüze kadar gelmesinde önemli olan Osmanlı dönemini, bağnaz milli saptırmalara kapılmadan yorumlamakla, Iorga kuşkusuz derin tarihçi vizyonunu ispat etmiştir. 

1930’larda Balkan Antantı ve Balkan Konfederasyonu girişimleriyle bu yayınlar arasındaki ilişki, Iorga’da tarihle halihazırın, bilimle siyasetin nasıl bağdaştığını gösteren iyi bir örnektir. Balkanlarda bağnaz millî devlet ve onun hizmetindeki romantik tarihçi, beşyüz yıl boyunca oluşmuş bir tarihi realiteyi, Osmanlı’yı yok sayıyor; onu temelinden tahrib etmeyi bir hak biliyor; tahrip elini yalnız masum kitlelere değil (sadece 1912-1913’te Balkan savaşlarında Müslümanların kayıpları 1.450.000 ölüdür, 410.000 kişi Türkiye’ye göçmek zorunda kalmıştır.) 

Osmanlı medeniyetini temsil eden tüm eserlere kadar uzatıyor; camilerini, türbelerini, güzelim köprülerini acımasızca yıkıyor. Balkanları adım adım gezen bir Hollandalı, Dr. Michael Kiel Osmanlı eserlerinin tamamına yakınının ya harap bırakıldığını veya kasıtla tahrip edildiğini tespit etmiştir.

 Michael Kiel aynen şöyle yazar: “Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan devletler halkı, Güney-Doğu Avrupa’da Osmanlıların inşa ettikleri mimari eserlerin belki %98’inin ortadan kalkmasına sebep olmuşlardır”6. 1990’da Dobruca’yı gezdiğimde, Babadağ’da Sarı Saltuk türbesinin yıkık duvarları, Filibe’de Fatih’in veziri Şihabeddin Paşa’nın perişan mezarı, bana herşeyden önce Balkan milliyetçisinin bağnazlığını hatırlattı. 

Herşeye rağmen bağnaz millî devletin tahrip edemediği bir tarih yaşamaktadır: Bugün Balkan dillerinin herbirinde yaşayan Türkçe kültür kelimeleri, 2000 ile 6000 arasında değişir. Balkanlının mutfağı, halk ezgileri, giyinişi ve davranışlarında, ister istemez, tarih yaşar. 

Millî tarih ve millî kimlik, tarihin bir döneminde önüne durulmaz bir tarihî gerçek olarak ortaya çıkar, fakat o insanlık tarihine aykırı bir gelişme değildir ve olmamalıdır. Iorga, son hedef olarak Büyük Romanya’yı yaratmak için büyük bir enerji ve özveriyle Romen tarihinin kaynaklarını toplama, “tarihî millî hakları” savunma çabasına girmiş, fakat bu arada milletinin alınyazısına dört yüzyıl egemen olmuş bir imparatorluğun tarihine, Osmanlı tarihine saygı duymuş, o tarihe derinliğine dalmıştır. 

Alman tarihçilerinin onu, bu imparatorluğun tarihini yazmaya davet etmeleri sebepsiz değildir. XX. yüzyılda Romanya milliyetçiliğinin “tarihî haklar” davası, öbür Balkan milletlerinin aksine, Osmanlı’nın yok edilmesi davası olmamıştır. Gerçekte, Iorga’nın milliyetçiliği, dar ve bağnaz bir milliyetçilik değildi. 

Iorga, Romanya’yı Balkanların ötesinde tarih, kültür, gelecek bakımından Büyük Avrupa’nın parçası olarak düşünüyor ve Romanya tarihini Avrupa tarihi çerçevesine oturtmaya çalışıyordu. Bu nedenle, kurduğu enstitüye Balkan Enstitüsü adını değil, Güney Avrupa Araştırmaları Enstitüsü adını seçecektir. Göğsüne haç işareti koyarak Türklere karşı yüzyıllarca savaşmış bir Avrupa’nın Ortaçağ geleneğini, gençlik yıllarında başlıca araştırma alanı olarak seçmesi bir rastlantı değildir. 

Doktora konusu, Sultan Orhan zamanında Türkleri Avrupa’dan çıkarmak için Papa’nın mümessili olarak Konstantinopolis’te bir haçlı donanması düzenleyen ve 1359’da Lapseki’ye çıkarma yapan Pierre Thomas’ın hayatı üzerinedir7. Iorga, aynı zamanda XVIII. yüzyıl insaniyetçi Fransız Aydınlanma felsefesini benimsemiş bir tarihçidir. Iorga, bir Romen dili konuşan, Büyük Özgürlük Devrimi’nin vatanı Fransa’ya karşı, tüm Romenler gibi, derin bir sevgi ve yakınlık duyuyordu. 

İlk kez Avrupa’ya gidişinde tahsilini ilerletmek için Fransa’yı seçmiş ve l’Ecole Pratique das Hautes Etudes diplomasını almıştır. Sonradan, Fransa ona üniversitede ziyaretçi profesör statüsü tevcih edecek, Iorga her yıl Paris’e gidecektir. Iorga, Balkan tarihinin Avrupa tarihi içinde bütünü ile bir bölge tarihi şeklinde araştırılması gereğine inanıyordu, 1913’de Institutul de Studii sud-est Europeane’yi kurdu. 

Enstitünün yayın organı olarak Bulletin de l’Institut pour l’étude de l’Europe Oriental’i çıkardı (sonradan Revue Historique du sud-est européen). Hiç kuşkusuz, tüm Balkan memleketlerinde bölge tarihinin bir bütün olarak, bilimsel bir disiplin halinde yerleşmesinde Iorga öncülük etmiştir. 

AIESEE’nin 1996’da Ankara toplantısında Razvan Theodarescu (2004’da AIESEE başkanı) Iorga’yı izliyerek şöyle demiştir: “Biz Romenler, şu gerçeği tekrarlamaktayız ki, biz Avrupalıyız.... ancak Doğu Avrupalı olduğumuzu da unutmamalıyız.” Romenler, büyük tarihçi ve demokrat devlet adamları Nicolae Iorga adına muhteşem bir binada bir araştırma enstitüsü kurmuşlardır. 

Bugün Profesör Ş. Papacostea’nın başkanlığında bir uzmanlar grubu bu enstitüde orijinal araştırmalar ve yayın yapmaktadırlar. 1993’de doktora tevcihi merasimi dolayısıyla Romanya’da bulunduğum zaman, Nicolae Iorga Enstitüsü’nü ziyaret ettim ve değerli Romen bilim adamlarıyla tanıştım. 

Iorga’nın çalışma odasını ziyaret ettiğimde, başkanın ısrarı üzerine, büyük tarihçinin çalışma masasına oturmak şerefine eriştim. Bu rastlantı, beni derinden heyecanlandırdı (buna ait fotoyu kıymetli bir hatıra olarak saklamaktayım). Iorga’nın Güney-Doğu Avrupa fikri, Romanya Akademisyenlerinin girişimiyle uluslararası bir organizasyona vücut verdi. Türkiye, bu kuruluşun kurucu ve idareci kadrosunda rol almıştır. 

Unesco’nun malî bakımdan desteklediği AIESEE cemiyetine (Association International des Etudes du Sud-Est Européen) Balkan araştırmaları yapılan her ülke üye olabilir. Bunun için bir millî komite kurarak derneğe başvurmak yeter. AIESEE’nin merkezi Bükreş’tir. Beş yılda bir yapılan Genel kurul toplantıları yanında Balkan ülkelerinin gönderdiği delegelerden oluşan idare heyeti her iki senede bir toplanıp gelecek dönem faaliyet programını hazırlar ve programın uygulanmasına nezaret eder. Başkanlık, sıra ile Balkan memleketlerinden biri tarafından temsil olunur. 

İlk başkan tanınmış Yunanlı Bizantinist Prof. D. Zakythinos idi. Halen Başkan Romanya Kültür Bakanı R. Theodorescu’dur. Kuruluş’un başlıca etkinliklerinden biri, beş yılda bir sıra ile Balkan ülkelerinden birinde bir bilimsel kongre toplamak ve bildirileri yayınlamaktır. Kuruluş, ayrıca bir dergi (Bulletin) yayınlamaktadır. 

Türk Tarih Kurumu, bir Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları millî komitesi kurarak AIESEE’de temsil edilmiş ve kongrelerden biri İstanbul’da, biri de Ankara’da (13-14 Kasım 1996) toplanmıştır. Başkanlık sırası 1971-1974 döneminde Türkiye’ye gelmiş olup Halil İnalcık tarafından temsil edilmiştir. Iorga’nın idealini gerçekleştiren bu önemli Uluslararası dernek, prehistoryadan başlayarak antikite, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları tarihini inceleyen uluslararası bir kuruluş niteliğini kazanmış olup Güney-Doğu ülkeleriyle Türkiye’nin en önemli kültür bağını oluşturmaktadır. 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Cengiz Orhonlu’nun himmetiyle bir Güneydoğu Araştırmaları Dergisi çıkarmış ise de, kendisinden sonra devam etmemiştir. Uzun yıllar bu kuruluşta Türkiye’yi temsil etmiş biri olarak burada üzüntü ile belirtmeliyim ki, belli bir tarihten sonra AIESEE ile ilişkimiz zayıflamış, üyeliğimiz düşmüş, hatta toplanan bazı kongrelerde Türkiye’den hiçbir katılımcı görülmemiştir. 

Yunanistan’ın desteğiyle AB’ye üyelik yolunda olan Balkanlılarla bu ilgisizliğimizi tarih affetmeyecektir. Türkiye; tarihiyle, nüfusunun önemli bir bölümüyle, kültürüyle ve geleceğiyle Balkanlıdır. Iorga’da araştırmalara yol açan ilginç karşılaştırma ve hipotezler çoktur. Iorga’ya göre Osmanlılar, XIV. yüzyılda parçalanmış, feodal egemenliklere bölünmüş Balkanlarda bir merkezi imparatorluk kurmuşlardır; bu süreç Romen tarihçiye göre aynı yüzyılda Avrupa’da feodal düzen yerine merkeziyetçi krallıkların kuruluşu sürecine benzer. 

Balkan tarihinin büyük otoritesi Constantin Jire_ek de Balkanlarda Osmanlı siyasi birliğinin, yerel gümrükleri kaldırarak yollarda emniyet sağlayarak ticaretin gelişmesine ve şehirleşmeye yol açtığı gözlemini yapmıştır. GOR’da gerçekten parlak tarihi tasvirler yer alır. I. cilt 3. ve 4. fasıllarda, Papa öncülüğüyle Batı şövalyelerinin Memlükler ve Türklere karşı haçlı seferlerine ait sahifeler Iorga’nın ne denli ustaca tarihî tablolar çizebildiğine tanıklık eder. 

Onun usta kalemi, bize Latin şövalyeleri ve Papa’nın neden tam bu tarihte İskenderiye Yağması ve Kont Amadeo VI. kumandasında Gelibolu ve Karadeniz (1366) başarılarına eriştiklerini açıklıyor. Bu sahifelerin arkasında, kuşkusuz, Iorga’nın gençlik yıllarında yazdığı ilk ünlü eseri Philippe de Mézières duruyor. 

Osmanlı tarihini 1300’den 1912’ye kadar inceleyen bu beş cilt, kuşkusuz bize her faslında aynı orijinallikte tablolar çizmekten uzaktır. Iorga’nın yazdığı dönemde kaynaklara ve arşiv koleksiyonlarına, özellikle Osmanlı arşivine erişme durumu göz önünde tutulursa, onun eserinde yanlışlar ve noksan yorumlar ve kronoloji hataları bulmak tabiidir. 

Iorga Osmanlı kroniklerini ancak çevirilerinden (Leunclavius ve Bratutti) kullanabiliyordu. Osmanlı rivâyetleri filolojik kritik konusu olmamıştır. İtiraf etmek gerektir ki, bugün dahi Batı’da ve Balkanlarda erken dönem Osmanlı vekâyinamelerini gerçek karakteriyle kavrayıp yorumlayacak uzman sayılıdır. 

Öyle ki, Osmanist geçinen bazıları, önemli ayrıntılarla zengin bilgi sağlayan bu vekâyinameleri, efsane ve masal diye toptan bir tarafa atmayı daha kolay bulmaktadırlar. Gariptir, yeni kuşak Osmanistler, Osmanlı kroniklerini Batı filolojik tenkit geleneğini izleyerek ele alan Osmanistlerin (Wittek, Giese, Mordtmann, Ménage) izinden gidecek yerde, onları şu veya bu şekilde haksız karalama yolunu seçmişlerdir. 

Tabii, Iorga’dan tamamiyle bir uzmanlık isteyen bu işi üstlenmesi beklenemezdi. Iorga, uzmanları bünyesinde toplayan bir Güney-Doğu Avrupa Enstitüsü kurarak bu ihtiyacı karşılamak istemiştir. Iorga’nın Osmanlı tarihinde birinci Fasıl’da Osmanlı tarihinin karanlık çağı sayılan Gazi Osman Bey dönemi, kuşkusuz, yeniden ele alınmalıdır. Şimdiye kadar Pachymeres ile Osmanlı rivâyetlerinin kritik bir karşılaştırması yapılmamıştır. 

“Türklerin Avrupa’da yerleşmesi ve Sultan I. Murad’ın fetihleri”ne dair İkinci Fasıl’da ise Iorga, zengin iki çağdaş Bizans kaynağı olan, Kantakuzenos ve Gregoras’ı kullanmıştır. Burada Iorga’nın anlatımı yararlı olmakla beraber ihtiyatla okunmalıdır. Meselâ, Iorga Osmanlı rivâyetini izleyerek Orhan’ın ölümünü 1358 tarihine koymakla (s. 202) önemli bir kronoloji hatasına düşmüştür; Halbuki 1359’da Orhan sağdı. 

Bizans kısa kronikleri ve Orhan’a zamanına ait Ankara kitabesi gösterdi ki, Orhan 1362 Mart’ına kadar yaşamıştır. Öte yandan 1359 Lapseki olayı bizim Anonim Tevarih-i Âl-i Osman’da oldukça ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişlerinde Lapseki limanı, Kyzikos-Biga güney Marmara yolunun Gelibolu Boğazı üzerinde yegane geçiş noktası idi. Haçlı donanması, 1359’da bu stratejik limanı ele geçirmeye çalıştı. En son yazılmış ve TTK’ca yayınlanmış genel Osmanlı Tarihi’nde, Avrupa’nın Osmanlı Türklerine karşı bu ilk Haçlı seferine temas edilmemiştir. 

Kont Amadeo’nun haçlı kuvvetleri, 24 Ağustos 1366’da Gelibolu’yu, yerli Rumların sevinç çığlıkları arasında, aldı. Osmanlılar, Anadolu-Rumeli arasında bu hayati geçiş noktasını 1377’ye kadar elden çıkarmış oldular. Iorga’nın tarihinde 1366’da bu saldırı karşısında Osmanlı’nın ne yaptığı hakkında bir bilgi yoktur. Amadeo Gelibolu’yu kolayca aldı, çünkü o zaman I. Murad tüm kuvvetleriyle Rumeli’de Trakya’da Bizans’a karşı seferde idi. 

Çatalca’ya kadar ilerlemiş ve Büyük Çekmece’ye yakın iki Bizans Kalesi’ni alarak Konstantinopolis kapılarına dayanmıştı. Iorga, ancak Savua kroniğini zikr ederek, Amadeo’nun bu hisarları alıp Bizans İmparatoru’na geri verdiğini kaydeder. 

Iorga tarihçilerin düştüğü bir ortak hatayı tekrarlar: Lala hin’i 1387’de Ploçnk savaşında gösterir. Hata, Lala Şahin ile Kavala (Kephalia) Şahin’i (sonra Rumeli Beylerbeyi Şihabeddin) aynı kişi sanmaktan ileri geliyor. Keza Bulgar Çar Aleksandr 1365’de (Iorga, I, 222) değil, 1371’de ölmüştür. Türkçe çeviride dipnotlarda düzeltme ve ilâveler gereklidir, kanısındayım. 

Iorga, genel Osmanlı tarihi üzerinde Almanca eserini yayınlamadan önce ve sonra Osmanlı tarihinin birçok sorularını makalelerinde inceleme konusu yapmıştır. Bunlar günümüzde dahi başvurulan orijinal incelemelerdir. 

Burada sadece birkaçını zikretmek Iorga’nın ne denli değişik bir araştırma alanı olduğunu göstermeye yeter: 

Iorga, “Latins et Grecs d’Orient et l’établissement des Turcs en Europe, 1342-1362” (Byzantion, XV, 1906, 179-222) makalesinde, Türklerin Avrupa’ya ilk yerleşme koşullarını Bizans ve İtalyan kaynaklarına göre geniş bir açıdan ele almıştır: 

Savcı isyanı, Düzme Mustafalar gibi (“Sur Les deux prétendants Moustafa du XVe siècle” (RHSEE, 10, 1933) soruları inceleme konusu yapmış, Musa Çelebi’nin 1407 tarihli Grekce bir kitabesi gözünden kaçmamıştır. 

Elimizdeki genel Osmanlı tarihi, bir imparatorluğun altıyüz yıllık geçmişini tüm ayrıntıları ile kapsamaktan tabii uzaktır; dokunduğu veya hiç ele almadığı konular üzerinde 1908’den beri pekçok yeni araştırma yayınlanmış, özellikle OsmanlıTürk arşivlerinin emsalsiz zenginliği araştırıcıların kullanımına sunulduktan sonra orijinal araştırmalar çığ gibi büyümüştür (bir fikir edinmek için bkz. Viyana’da yayınlanan Türkolojischer Anzeiger, 27. cilt ve son kez Yeni Türkiye Yayınevi’nin çıkardığı Osmanlı kitabının 12. cildinde sayısı 15 bini aşkın kitap ve makale bibliyografyası). 

Bununla beraber şimdiye dek kimse, Batı arşiv ve kütüphanelerinde Osmanlı ve Balkan tarih ve medeniyeti üzerindeki malzemeyi Iorga kadar geniş ölçüde bir araştırma ve yayınlama çabasına girişmemiştir. Onun genel Osmanlı Tarihi, bu nedenle yerine konulmaz bir başvuru eseri olarak kalmaktadır. 

Avrupa arşivlerinde çalışmış olan Iorga, Osmanlı tarihinin asıl arşivinin İstanbul’da olduğunu biliyordu. Bugün Romanya’da Osmanlı araştırmalarını hakkıyla temsil eden, hocası olmakla iftihar duyduğum Prof. Dr. Mihai Maxim, Iorga’nın Osmanlı tarihinin çeşitli alanlarında vardığı birçok sonuçları, Osmanlı arşiv belgeleri üzerinde yeni araştırmaların yinelediğini işaret etmektedir. 

Iorga, bu arşiv belgelerine tamamen yabancı değildi; özellikle Fransızca çevirilerini kullandığı Mühimme kayıtlarının malî-ekonomik tarih için eşsiz önemini bir araştırmasında belirtmiştir. Soruları ortaya koyan, yaratıcı bir tarihçi olarak Iorga’nın özelliğini en iyi Gh.Bratianu şu sözlerle ifade etmiştir: “Iorga’nın yazdığı her satır bir fikir tohumu taşır; araştırılacak problemler ortaya atar ve okuyanda ilgi uyandırır; bunlar olmadan hiçbir tarih eseri canlı bir bilim dalı olamaz, ölü bir söz olarak kalır”. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden batı medeniyeti değerlerini benimsemiş batıcı-devrimci bir Türkiye Cumhuriyeti doğduğu zaman Iorga, yeni devleti sıcak duygularla bir kardeş devlet olarak selâmlamıştır. Iorga, Türkiye’yi içine alan, Balkan Antantı ve Balkan Birliği için çalışanların ön safındadır. 

Türkiye bu büyük dostun 1940’da hunharca katli üzerine millî matem günü ilân etmiştir. Türk bilginleri, Iorga’nın ortak tarihimize büyük hizmetini bugüne kadar içten bir takdir hissiyle anmışlardır. Bugün her iki devlet pa Birliği’ne katılmak için ortak bir arzu gösteriyorlarsa, bunu bu iki büyük liderin uzak görüşlülüğüne borçludurlar. 

Başlıca Eserleri 1. Acte şi fragmente cu privire la istoria Românilor (Romenlerin tarihine ati belgeler), 3 vol., Bükreş, 1895-1897; 2. Manuscrupte din bibliotecile straine relative la istoria Rmânilor (Yabancı kütüphanelerdeki Romenlerin tarihine ait el yazmaları), 2 vol., Bükreş, 1898. 3. Studii istorice asupra Chiliei si Cetatii Albe (Kili ve Akkerman üzerine araştırmaları), Bükreş, 1899; 4. Notes et extraits pour servir a l’historie des Croisades au XVe siècle, 6 vol., 1899-1916, Paris (I-III), Bükreş (IV-VI); 5. Studii si documente privind istoria Românilor (Romenlerin tarihine ait araştırma ve belgeler), Bükreş, 1901-1916; 6. Geschichte des Rumanischen Volkes in Rahmen seiner Staatsbildungen, 2 vol., Gotha, 1905; 7. Inspriptii din bisericile României (Romanya kiliselerindeki yazıtlar), 2 vol., Bükreş, 1905-1908; 8. The Byzantine Empire, London, 1907; 9. Geschicht des Osmanischen Reiches, 5 vol., Gotha, 1908-1913; 10. Istoria armatei românesti (Romen ordusunun tarihi), 2 vol., 1910, 1913; 11. Venetia in Marea Neagra (Karadenizde Venedik), 3 vol., Bükreş, 1914; 12. Histoire des Roumains de Transyvanie et de Hongrie, 2 vols., Bükreş, 1915-1916; 13. Formes byzantines et réalités balkaniques, Bükreş-Paris,

1922; 14. Histoire de l’Art Roumain ancien, Paris, 1922; 15. Istoria comertului românesc (Romen ticaret tarihi), 2 vol., Bükreş, 1925-1928; 16. La revolution française et le Sud-Est de l’Europe, Bükreş 1934 17. The Byzantine Empire, Londra 1907. 18. Byzance après Byzance, continuation de l’histoire byzantine, Bükreş 1935. 19. Etudes Byzantines, 2 cilt, Bükreş 1939-1940. 20. Formes byzantines et réalités balkaniques, Bükreş ve Paris 1922. Nicolae Iorga Hakkında Nicolas Iorga, L’homme et l’Oueore, yay. D.M. Pippidi, Bükreş 1972, geniş bibliyografya: 211-249 M.M. Alexandrescu Dersca-Bulgaru, Nicolae Iorga, A Romanian Historian of the Ottoman Empire, Bükreş: Romanian Academ, 1972. W.O. Oldson, The Historical and Nationalistic Thought of Nicolas Iorga, Boulder 1973 Mihai Maxim, “Nicolae Iorga as a Synthesizer of Southeast European History” (konferans, basılmak üzere). Maurice Pearton, “Nicolae Iorga as Historian and Politician”, Historians as Nation-Builders, eds. D. Deletont and H. Hanak, London: Macmillan 1988, 157-173.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zekeriya Öz

Yaşar Nuri Öztürk

Güldem Atabay